Yolun karşısı
Kendimi en çok İstanbul’a, İstanbul Boğazı’na ait hissediyorum, Trakya kökenli bir İstanbulluyum.
Türk’üm, bir Türk gibi meraklı, bir Türk gibi aceleci, bir Türk gibi sıcakkanlıyım.
Milletçi değilim ama milliyetçiyim. Ülkeme kızıyorum ama seviyorum. Bu ülkenin içinde yaşamakta olan 15 milyonluk gizli Hollanda’nın insanlarındanım, çalışıyorum , kazanıyorum , okuyorum , yiyorum , içiyorum , geziyorum, konuşuyorum, tartışıyorum ve yaptığım işlerde idealist olmaya çalışıyorum.
Bir yağmurlu gri İstanbul gününde, dışarıda yağmur yağarken, Boğaz Köprüsü’nün altından geçen teknenin içinde çayımı içip etrafa bakınırken hâlâ heyecanlanıyorum; tekne etrafında uçuşan martılar, gökdelenlerin üst kısımlarını görünmez kılan bir sis, yanımızdan geçen kocaman tankerler, deniz taksiler, sahil güvenlikler.
Motor tenha bu saatte, herkes işe çoktan gitmiş; olanlar da manzaraya değil telefonlarına bakıyorlar. Ben de bu yazıyı telefona yazıyorum sonuçta, kafamı kaldırıp şöyle bir bakıp, yine telefonumun yazısına bakıyorum; telefon artık hem defter, hem kalem, hem radyo, her şeyimiz.
Kuzguncuk iskelesine yanaşıyoruz sallana sallana, suyun rengi turkuaz gibi açık renk; yine o, içerisindeki plankton çoğalmış herhâlde. İskelenin yanındaki modern yapı da, bitişik bu yalı, “yaşasak nasıl olurdu” diye bir an içimden geçiriyorum ama evin mutlu bir havası yok, bakımsız bayağı. Bu evi yapıp bu hâlde saldıklarına göre, pek de enerjileri olmamış içinde yaşayanların diye düşünüyorum.
Bir Alman anne, bebek arabasında bir kız, bir de 6 yaşlarındaki bir kız karşıma oturuyorlar; küçük kızlar meraklı, hemen camdan dışarı bakıyorlar.
Önündeki sıradaki yaşlı amca gözlerini kapamış kestiriyor; teknenin yağmurlu havada salınması ninni gibi geldi herhâlde ona, içerisi sessiz ve sakin. Ben huzurlu hissettiğimden mi bilmem, bir de huzurlu, içimdeki denize kavuşmanın mutluluğu… Uzaklaştıkça denizden sanki sürgündeyim. Edirne’de nasıl yaşamışım 18 sene. Dağsız, denizsiz; güzel insanlarının hatırına… Edirne’de en güzel şey insanları, doğası da fena değil; kolay ve tembel, dümdüz, İstanbul gibi tepeli değil. Ben İstanbul’un iniş çıkışlı yerlerini seviyorum, dümdüz yerlerini değil.
Kız Kulesi yine her zamanki gibi yapayalnız denizin ortasında; o yüzden mi dişi bu kule, yoksa dili olduğu için mi hüzünlü geliyor.
Küçük bebek erkekmiş, bana tatlı tatlı bakıyor mavi gözleri ve örgü beresiyle. Bazı spesifik anlarda çocuğum olmasını istiyorum ama bir iki dakika içinde geçiyor.
Boynumdaki kürkü kafama bağlıyorum yağmurda, Alman aile de önümden yürüyor; koşarak tramvaya yetişme telaşına giriyorum, yine gereksiz bir telaş, müzeye gideceğim, sakin bir gündeyim oysa. Önümüzdeki kısa boylu kapalı bir kız asimetrik ve sekerek koşuyor; ben bunu fark edene kadar önüne geçmiş ve binmiş oluyorum. Hareketlerim düşüncemden hızlı, kızı kontrol etmek için dönüyorum; binememiş, kapıda kalmış, elimi uzatıyorum. Tutunuyor ve biniyor; sonra tramvaydan inerken de gülümseyip birbirimize selam veriyoruz. Aslında bu bakış ve gülümsemeler “seni görüyorum ve anlıyorum” demek oluyor. Ama zihnim ve vücudum yavaşlamayan bir motor gibi; tüm gereklilikleri tam zamanında gerçekleştirmek için gergin bir yay gibi her daim, ancak yatağa yatınca, uyumadan önce gevşeyen yay gibi titreyerek, bir anlık zıplama ile açılıyor kaslarım.
Tramvaydan müze durağında iniyorum, polis karşıya geçirtmiyor; 200 arabalı bir siyah küçük araba ve motosiklet konvoyu geçecekmiş çünkü. İçimden dualarımı ediyorum, “Allah’ım sen konuyu biliyorsun,” bir yandan da kendi kendime söyleniyorum: “Niye geçemeyecekmişim?”
Ve alıp başımı geçiyorum, yolun karşısına geçiyorum.



Duana eşlik ediyorum Elif, tüm huzurlu anlarımızın geri gelmesi ve devamı için, amin..